26 Şubat 2011 Cumartesi

LİBYA'NIN HATIRLATTIKLARI


Şimdilerde yakın coğrafyamızda birbiri ardına kısa vadede can sıkıcı görüntüler olsa da ilerisi için ümitvar olacağımız toplumsal olaylar yaşanmakta. Tunus'ta başlayan baskıcı yönetimlere olan başkaldırı Mısır'a sıçradı ve bu iki ülke bir anlamda başarıya ulaştı. Her ne kadar demokrasi açısından çok hızlı bir gelişme gösteremeyecekleri ortada olsa da önceki tiranlardan çok daha insaflı ve hakkaniyetli bir yönetim anlayışına ulaşacağını söylemek mümkün.
 Şimdi ise bu acımasız diktatörlerden biri olan Libya lideri Muammer Kaddafi için çanlar çalmakta. Arap çöllerinin tilkisi olarak bilinen Kaddafi'nin de sonu yakın gözüküyor. Kader ilginç bir dantela örüyor Afrika çöllerinde. Mehil( Süre) veriyor ama kesinlikle ihmal etmiyor . Açıkçası bu yazıda yukarıda yazılanlardan farklı olarak dillendirmek istediğim Libya'nın bizde oluşan görüntüsü olacak.
Afrika coğrafyası bizde daha çok yıkılış dönemimizde görünür oldu. Osmanlı İmparatorluğunun gırtlağına hançerini uzatan dönemin empreyalist batı devletleri bu mevcut toprakları kendi aralarında sömürge mantığıyla paylaştılar. Libya'da bu sofrada İtalyanların menüsüne girdi. Kolay olacağı düşünülen işgal, aralarında Mustafa kemal'in de bulunduğu genç subaylarının eğittiği direnişçilerle İtalya'nın kabusu haline geldi. Öyle ki Dönemin italyasının faşist lideri Musollini üst üste gelen başarısızlıklardan sonra kaybettiği onurunu kazanmak için bütün güçlerini General Grazie komutasında Trarblusgarp'a sevketti. Bir çok cephe de Mehmetçiği savaştıran devrin idaresi eldeki imkanların yetersizliğinden dolayı Trablusgarp'a gereken desteği sağlayamadı.
Şeyh Sünusi komutasındaki direnişçiler çok uzun mücadeleler sonucunda yenildiler. Ve bir vatan toprağı daha ellerimizden kayıp gitti. Bu arada Şeyh Sünusi'nin bir diğer özelliği de Milli mücadelenin en önemli destekçilerinden biri olmasıdır.
Bu destansı mücadelenin baş aktörü önceleri öğretmen olan, işgal gerçekleşince vatan müdafasına koşan Ömer Muhtar olmuştur. Filmini izlemişsinizdir. Ömer Muhtar rolündeki Anthonny Quin'in harika denecek oyunculuğu hala hafızalarımızdadır. Aynı şekilde general Grazie rolündeki Oliver Reed'in muhteşem oyunculuğunu da unutmamak lazım.
Ve filmden çok önemli bir replik ' Onlar Bizim hocalarımız değil' Ömer Muhtar'ın ağzından çıkan bu sözün önemi, esir alınan bir İtalyan askerine direnişçilerden birinin kötü muamele yapmasından dolayı Ömer Muhtar'ın bu davranışı men etmesi o direnişçininde ' Ama onlar bizim insanlarımızı çocuk, kadın,yaşlı demeden öldürüyor, kadınlarımıza tecavüz ediyorlar' demesi üzerine söylenmiş olmasıdır. En iptidai şartlarda bile islamiyetin merhamet parıltılarını aksettiren muhteşem bir söz. Dünyalar başına yıkılsa bile hakkaniyetten ve merhametten ve adaletten ayrılamaya izin vermeyen sövalye ruhlu bir direnişçi, Ömer Muhtar.
Ne yazık ki sonradan gelenler bu ruhu unuttu. Unuttu ve bir biri ardına gelen felaketlere zemin hazırlandı. Bu evrensel ruhun yerini Libya'da' Arap Ulusalcılığı' denilen bir ucube oturdu. Petrol zenginliği üzerine oturan kaddafi gibi yönetimler ülkelerine çalışmaya gelen Türk insanlarını ' İşte size Osmanlı'nın torunlarını işçi olarak getirdik, daha ne istiyorsunuz ' deme talihsizliğinde bile bulundular.
Ve Libya'nın bize hatırlattığı bir fenomen Albay Muammer Kaddafi. Yüzbaşıyken yaptığı darbeden sonra 40 yılı aşan süre Libya'nın tek yöneticisi oldu. Gücün ve paranın şımarttığı bu insan Libya'yı bir anlamda dünyaya kapattı ve yalnızlaştırdı. Komünizm, kapitalizm ve islamiyet karışımı hazırladığı ' Yeşil Kitap' ile diktatörlere has' Her şey benim için vardır' düsturuyla ülkesini şekillendirdi. Şark'ın bu şımarık çocuğu öyle gözüküyor ki yolun sonuna geldi. Ve gene tiranlara mahsus bir özellikle kendisine yar olmayan ülkesini kimseye yar etmeme noktasında ısrarlı. Bu amaç çerçevesinde ülkesini yakıp yıkmaya hazır. Şu ana kadar olan zulümler bu noktada başarılı olduğunu gösteriyor. Ancak farketmediği bir şey var. Diktatörler bu yüzyılda pek sevilmiyor. Sonunun Musollini , Çavuşesku gibi olmayacağını kim garanti edebilir. Temennimiz bu olaylardan mazlum Libya halkının çok acı çekmeden bir an evvel kurtulması, layık olduğu adil ,insancıl yönetimlere kavuşması. Temennimizin gerçekmeşi dileğiyle.
 

21 Şubat 2011 Pazartesi

CUMARTESİ ANNELERİ İLE KOMUTAN EŞLERİ ARASINDAKİ 10 FARK





Cumartesi anneleri günlük hayatımıza doksanlı yıllardan itibaren giren bir kavram. Netametli zamanlarda kayıp yakınları olarak her cumartesi istiklal caddesinde oturma eylemi yapan bir grup olarak kendini duyurdu. Komutan eşleri ise bilindiği üzere dilimize bu günlerde girmiş bir kavram. Balyoz davasında tutuklu bulunan 163 kişiden eşleri çoğunlukla üst rütbeli subay olanların meydana getirdiği bir birlik. Bu kısa girişten sonra bu iki grup arasındaki farklara gelelim.

1. Öncelikle Cumartesi  anneleri adı üstünde 'Anne' Kayıplarıyla aralarındaki bağ ise kan bağı. Atsan atılmaz ,satsan satılmaz durumu bir yerde. Salih Tuna'nın bir hatırasından yola çıkarak şöyle söylenebilir ' Anne çocuğuna kimlik veren bir coğrafyayı temsil eder.' Bir vatan anneyle ifade edilir, anavatan diyerek. Komutan eşleri ise gene adı üstünde 'Eştir' Aradaki bağ hukukla kurulur. Taraflar birbirlerinin hukukuna uygun davranışlar göstermezlerse ayrılık kaçınılmazdır.

2. Cumartesi anneleri sokakları, caddeleri mesken tutmuşlardır. Nasiplerine çoğu zaman aşşağılanma ,horgörülme, bazı zamanlar ise fiili şiddet düşmüştür. Ama buna rağmen hayran duyulacak bir sabırla bugünlere kadar sessiz eylemlerini sürdürmüşlerdir. Komutan eşleri ise daha ziyade Doğan medyasında beyanat vererek, ordu evlerinde genelkurmay başkanıyla görüşerek ve Anıtkabirde devlet törenlerini andıran yürüyüşler yaparak kendilerini ifade etmişlerdir. Bu noktada elitist bir görüntü verdikleri söylenebilir.

3. Cumartesi annelerinin genel görüntüsü anadoluvaridir. Bu yönüyle bazıları tandırda ekmeğini pişirip eyleme gelmiş bir görüntü vermektedir. Genelde elleri nasırlı, yüzleri kavruk, kıyafetleri ise yöreseldir. Yöresele kıyafette başörtüsü olmazsa olmazdır. Komutan eşleri ise genelde bakımlıdır. Manikürlü ve ojeli eller, elbiseye uyumlu çanta modelleri , ve fönlenmiş asıl renginden farklı renkte saç modelleriyle dikkat çekerler. Kadınlar için hazırlanmış modelli şapkaları aksesuarlarının tamamlayıcı unsurudur.

4. Cumartesi annelerinin belirleyici coğrafyası Doğu ve Güneydoğu Anadoludur ve etnik olarak haliyle çoğunlukla kürttürler. Komutan eşlerinin ise belirleyici bir bölgesel vasfı bulunmamaktadır. Aralarında tek tük kürt bulunmakla birlikte genel olarak kürtlerin yoğun oldukları bölgelerin dışındaki alanları temsil ederler.

5. Cumartesi annelerinin çocukları devletle sorunlu bir ilişki kurmuşlardır. Devletin kurduğu nizama ve yasalarına aykırı davranış içine girmişlerdir. Bu yüzden devlet baba cumartesi annelerinden hazzetmemektedir. Komutan eşleri ise bu noktada daha şanslıdır. Çünkü eşleri devlet kademesinde bizzat devletin göbeğinde çalışmış , saygı görmüş ve saygı görmeye de devam edecek durumdadır. Bir yönüyle akredite bile oldukları söylenebilir.

6. Komutan eşleri gene eşlerinden dolayı kurumsal destek görmüşlerdir. Genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanları hapishaneye giderek eşleriyle görüşmüş ve sıcağı sıcağına manevi anlamda destek vermişleridir. Cumartesi anneleri ise on yıllar sonra başbakan tarafından kabul edilmiş, notlar alınmış ve işin takipçisi olunacağı söylenmiştir. Evet sadece söylenmiştir.

7. Cumartesi annelerinin sözcüleri insan hakları örgütlerinin bu alanda birikimli ağzı söz yapan elemanlarından oluşmaktadır. Bu annelerin arasında türkçeyi yetkin olarak kullanabilecek kimse sayısı pek azdır. Daha çok susarak,  yılgın gözlerle anlatırlar meramlarını. Komutan eşleri ise her biri pekala ciltler dolusu iddianame hakkında konusacak kadar donanımlı gözükür. Eğitim görmenin toplumun farklı katmanlarıyla sosyalleşmenin bir anlamda getirsidir bu medeni cesaretleri. Bu yüzden konuşmalarında agresif olurlar. Bunun sebebide muhtemelen eşlerinin emredici pozisyonda olmalarının kendilerinde yaptığı etkiyle açıklanabilir.

8. Cumartesi annelerinin sınırları belli bir coğrafyada kaybolan, izlerini bulamadıkları çocukları vardır. Komutan eşlerinin ise eşlerinin yeri belli ve güvenceleri sağlamdır.

9. Cumartesi annelerinin amacı kaybolan çocuklarını bulmaktır. Geçen on yıllar bu hayali realize etmiş ve çoğunun amacı şu fani dünya da çocuklarının mezarına gidip bir fatiha okumak, mezartaşını okşayarak, toprağına elini sürerek evlat hasretini dindirmek olmuştur. Bu nedenle Adli Tıbbın birkaç kemik parçasını oğlunuza aittir demesi bile maalesef ama maalesef büyük bir mutluluk olacaktır. Komutan eşleri ise eşlerinin suçsuz olduklarından bahisle tutuksuz yargılanmalarını, eşlerinin büyük acı ve zahmet çektiğini hapishanede yemek olarak soğuk makarna verdiklerini ve bu durumun tahammül edilemez olduklarını ifade etmişlerdir.

10. Cumartesi annelerinin olumsuz veya olumlu sonuç almaları yakın zamanda olacak gibi gözükmemektedir. Komutan eşleri bu noktada daha şanslıdır. Mahkeme safhasında bir kısmının serbest bırakılacağını söylemek için kahin olmaya gerek yoktur. Belirsiz olanların ise kati durumları en fazla Birkaç sene içinde zaten belli olacaktır.

Yukarıda yazılanlar bir anlamda Türkiye gerçeğidir. Cemil meriç'e izafe edilen bir sözde denildiği gibi 'Adalet küçük sineklerin takıldığı büyük sineklerin ise delip geçtiği bir ağdır.' Bu sözün gerçeklik katsayısını zaman içerisinde göreceğiz. Ümidimiz adaletin herkesin hakkını hakkıyla korumasıdır.

20 Şubat 2011 Pazar

Neden Karşılık Bulmuyor

Balyoz davasından tutuklu bulunan komutan eşleri 'Vardiya Bizde' isimli bir platform kurarak tutuklamaları protesto -Belki de bir anlamda şikayet- etmek için Anıtkabir'i ziyaret ettiler. Basına yansıdığı kadarıyla ülkenin muhtelif yerlerinden toplanan 15.000 kişiye yakın bir destek sözkonusu. Planlı ve örgütlü ve ciheti askeriyenin önemli bir desteği gözönüne alındığında ulaşılan rakam istenen düzeyde değil. Bu protestonun yakında başlaması beklenen 'Cumhuriyet mitinglerinin' bir ön hazırlığı olduğu kimi mahfillerce seslendirilen bir hadise. Bu da yakın zamanda tutuklamalar devem ederse meydanlarda toplanan kalabalığın artacağına işaret olacaktır. Peki bu vakıalar  seçkinci bir bir zümre tarafından istenen istenen sonuçları sağlayacak mıdır. Bu bir kaç nedenden dolayı imkansız görünmekte.

      Bu nedenlerden en önemlisi mevcut iktidara yöneltilen argumanların sağlıksız ve ciddi anlamda abartı içermesidir. Hatırlarsanız Ak Parti iktidarının ilk zamanlarından itibaren ekonomik darboğazdan kurtulmak için yapılan  özelleştirmelerin vatan satılıyor, ülke soyuluyor şeklinde kara propaganda malzemesi olmuştu. Gerçek şu ki o dönemden itibaren ülke de satılmadı vatan da bir yerlere gitmedi. Hele hele o dönemlerin meşhur 'Kıbrıs satılıyor' yaygarasıda boşa çıktı. Bugün hükümet Avrupa birliği ülkelerini kabul edilen 'Annan Planıyla samimiyet testine zorlamakta ve bu noktada da  oldukça başarılı gözükmekte

         Bir diğer neden de silahlı kuvvetlerin ciddi anlamda güven erozyonuna uğramasaıdır. Askerlik hayatına ' vatan millet sakarya diyerek başlayan erkek nüfusun askerlik bittiğinde aynı coşkun duyguları taşımadığı pekala söylenebilir. Bunun bir çok sebebi olmakta bunların içeriğine şu an girmeyi düşünmüyorum. Ancak kısadan şu söylenebilir. Hayal kurduğunuz bir yapının sizin sosyal kültürel yapınızı aşşağılayan bir örgütlenmeye evrildiğini gördüğünüzde tramvanın başlaması kaçınılmazdır. Toplumu modernleştirmeye kendini namzet gören bir yapının çağın gerisinde kalacağı şüphe götürmez bir gerçektir. Ve Silahlı kuvvetlerde olan da tam olarak budur. Bilgi akışının bu kadar hızlandığı bir çağda sadece askeriye için değil hiçbir kurum gelişmelerin önünde duramaz. 28 şubat sürecinin gerçekleşmesi tam anlamıyla bitişin başlangıcı olmuştur. Toplumun kahir ekseriyeti  ordudaki topluma yabancılaşmanın farkına varmış,  ve bu yapının topluma yapacağı başka zararları engellemek için daha duyarlı davranmışlardır. Hali hazırdaki siyasi durum bunun yansımasıdır.

     Kendini cumhuriyetin kurucusu görmekle övünen, ve Cumhuriyeti kuran bir parti olarak lanse eden CHP ise temel özellikleriyle ordunun siyasi hayatta karşılığı olan bir partner durumundadır. Eskilerden beri ifade edilen ordu+CHP= iktidar söylemi bu gönüllü ortaklığın bir yansımasıdır. Siyasi partiler toplumdaki taleplerin sosyal hayata entegre edilmesi anlamında bir vazife görürken CHP daha ziyade vesayet sisteminin yara almaması için cansiperane mücadele etmiş ve karşılığını ise toplumdan sürekli ana muhalefet partisi olmak üzere almıştır. Kendi kemik, endişeli modern kitlesinin dışında seçmeni olacağını su aşamada görmek mümkün değildir. Nerdeyse toplumun bütün yaralı katmanlarıyla sorun yaşayan bir siyasi partinin iktidara gelmesi kırmızı karın yağması kadar şaşırtıcı olacaktır. Kimbilir belki bir gün o kar yağar ve biz masallar ülkesine tek gidiş olmak üzere bilet alır, mutluluklara yelken açarız.